CEVİZİN YAPRAĞI DAL ARASINDA
Temmuz 13, 2008 11:13 pm (Öykü)
Tags: Öykü
Küçük çocuk, kırmızı kadife perdenin önündeki tülle ritmik bir şekilde oynaşan rüzgâra inat, elindeki oyuncak arabaya şöyle bir baktıktan sonra kapıya doğru fırlattı:
- Anne, bunu istemiyorum!…
- Dur yavrum, ben sana Sibel ablanın bebeğini getireyim. İstersin değil mi?
- Hı hı…
Ev sahibi salona geçtiğinde, gözleriyle odayı tarayan Leyla Hanım dudağını büktü istek dışı:
- Bunlar, dedi İnegöl malı, kimi kandırıyorlar?
- Aman canım, bilmez misin Fatoş’un yukarıdan uçtuğunu?
- İyi ama hayatım, doğruyu söylese sanki canı çıkacak!
- Eee ne yaparsın, huy…
- Boş ver, yine de bizden duymasın.
Fatoş Hanım, biraz sonra elinde kızının oyuncak bebeği ile odaya girdi:
-Al canım bakayım, güzel güzel oyna.
-Peki.
Kalemle çekilmiş kaşlarını çatan Şükran Hanım, oğlunu sert bir şekilde uyardı:
-Sertaç, mersi demek yok mu?
-Teşekkür ederim efendim.
-Aman Şükrancığım, daha çocuk o …
-Hayır hayatım, bu yaşta öğrenilir ne öğrenilirse. Yoksa, sokak çocuklarından nasıl ayrılacak…
Sustular.
Her üçü de söylemek istediklerini söyleyememişlerdi.
Şükran Hanım’a göre aslında tam konuşulacak andı. Büyük kızı Birsel, her gün bir başka oğlanla fink atıyor; canının istediği yere gidip, canının istediğini giyebiliyordu.Bu ne serbestlik, bu ne laubalilikti! Hiç genç bir kıza yakışıyor muydu yaptıkları? Böyle giderse Sibel’in de ondan farkı kalmayacaktı ya, her neyse, şimdilik yutsundu bakalım.
Fatoş Hanım da için için kendini yiyordu. Bu gösteriş budalası Şükran Hanım’ın kahrı, gerçekten çekilmeye değer miydi? Bir kere kültür düzeyleri farklıydı. Sonra, ağzından çıkanı kulağı duymuyordu bir türlü. Oysa, ona buna çamur atacağına, çocuklarıyla biraz daha –gerçekçi bir biçimde- ilgilense belki sorun kalmayacaktı. Çocuğun oyuncağı atması, teşekkür etmemesinden daha az önemli değildi herhalde. Sonra, çağdaş olmak, salt konuşma ile de ilgili değildi. Baksanıza iki saattir burnu akıyordu yumurcağın.
Leyla Hanım’ın düşünceleri… Leyla Hanım’ın düşünceleri mi? Fazla bir önem taşımamaktaydı; çünkü onun durumu farklıydı. O, münakaşa edenleri barışa götürür; barış içindekileri ise münakaşa ettirmekten zevk alırdı.
-Şu Mualla da gelmeyecek herhalde? Yine kocasının dizinin dibinden ayrılamamıştır.
-Vallahi, dedi Leyla Hanım, o sünepe adamda ne buluyor, bir türlü anlayamıyorum!
-Kadın düpedüz salak hayatım, dedi Şükran Hanım, sarı saçlarına eliyle şekil verirken.Ben olsam, o mıymıntının kahrını bir gün çekmem vallahi.
-Günahına girmeyelim canım, yarın yine yüz yüze bakacağız.
- Biz bizeyiz, nereden duyacak; isterse duysun…
Zil çaldı.
İki konuk bakıştılar. “Birsel’dir,” dedi Fatoş Hanım çıkarken, “arkadaşlarına kadar gitmişti de.”
Biraz sonra içeriye sarı, desenli bir buluz ve -vücudunun bütün hatlarını çıkarmış olan- pantolonuyla on altı, on yedi yaşlarında; esmer, etine dolgun bir genç kız girdi:
-Hoş geldiniz efendim, nasılsınız?
-Hoş bulduk yavrum. Aman aman, ne kadar da güzelsin bugün , Allah nazardan saklasın.
-Canım ben sana demez miydim, mahallemizin en güzel kızı, bir içim su diye?
-Aman Leyla Abla, utandırıyorsunuz beni.
-Çok da mahcup canım, dedi Şükran Hanım; Leyla Hanım’a bakıp, gülerek.
-Anasının kızı canım (!)
09.06.1985 Karacabey
