KABAK ÇİÇEĞİ

Onun siyah dalgalı saçları, etli burnu, çilli suratı koca şehirde birçok kişide bulunabilirdi; fakat arkadaş canlılığı, doğru sözlülüğü, samimiyet gibi biz insanlara gittikçe yabancılaşmaya başlayan bazı meziyetler doksan kişilik yurtta tek dostum olmasına yetmişti.

Fazla konuşmayı sevmezdi. Onun için dinlemek, bir toplulukta yapılması en uygun hareketti. Zaten anlatacak fazla anısı da yoktu. Ne zaman geçmişten söz etse; farkında olmadan, ya lise yıllarında arkadaşları ile yaptıkları kavgalardan söz eder, ya da dedesinin ceketinin cebinde bulduğu sigarayı anlatıverirdi.

Bayanlarla konuşurken genellikle kızarır, çoğu kez de yere bakardı. Onun bu utangaç tavrı daha da ilgimi çekti. Benim gibi hazır cevap, şakacı olması için kendi kendimi yiyiyordum o günlerde.

Çalıştığım büro sanki kadınlar matinası gibiydi. İçlerinde erkek olarak tek ben vardım. Fakat o kadar samimi idik ki mesai arkadaşlarımla; acaba ben mi bayanım, yoksa onlar mı erkek diye tereddüde düşerdim çoğu kez.

İşte o büroya bir gün onu da götürdüm. Dairedeki arkadaşlarla tanıştırdım:

- Şefimiz Halide Hanım… Arkadaşım Bahri.
- Memnun oldum efendim, nasılsınız?
- Sağolun efendim.
- Fatma Hanım.
- Hoş geldiniz, nasılsınız?
- Sağolun.
- Türkan, Zeynep, Çiğdem ve Nurhayat Hanımlar.
- Nasılsınız efendim?
- Nasılsınız efendim?
- Sağolun.
- Sağolun.
- Sağolun.

Bu tanıştırma sırasında Bahri’nin yanaklarının Amasya Elması gibi kızarması, benim gibi arkadaşların gözünden de kaçmamış. Bahri bir çay içip gitti; fakat Bahri’nin kızarması ve suskunluğu bir hafta konuşuldu durdu büronun içinde.

Bir gün arkadaşlardan biri tekrar eski bahse döndü.
- Şu sizin Bahri bir geldi, pir geldi doğrusu, dedi; şimdi ne yapıyor zavallı?
- Vallahi yavrucuğum, zannederim kozasını delmeye çalışıyor. Pek yakında kelebekler gibi çiçekten çiçeğe konarsa hiç şaşmam.
- Aman, demeyin kuzum!

O sıralar Bahri’yi biraz olsun açabilmek için yurt odasında akla gelmedik şakalar yapıyordum. Tam uyurken, çarşafına su dökmek mi dersiniz, kahvaltıda bardağına tuz koymak mı…

Fakat bütün bu şakaları samimiyetine güvendiğim arkadaşım büyük bir olgunlukla karşılar, yavaş yavaş yaşama dönerdi.Bir gün ailesi hakkında konuştuğumuzda, babasının on dört senedir hapiste olduğunu söyledi.İşte o anda içime buruk bir hüzün çöküverdi.Yaptığım şakalardan anlatılmaz bir utanç duydum.

Hatamı tamir etmek için akşam üzeri Bahri’ye Aksaray’a doğru dolaşmayı teklif ettim. Zaten beni hiç kırmazdı. Üzerimize birer hırka alıp çıktık. Vitrinleri seyrede seyrede, Laleli’den Aksaray’a doğru indik. Oradan da ver elini lunapark…

O kalabalık içinde sağımızdan solumuzdan geçen genç bayanları Bahri’ye ne kadar gösterdimse de, onu bir türlü dönme dolaplarla atlı karıncalardan ayıramadım. Sonunda ikimizin yalnızken söylediğimiz hitapla seslendim.

-Yahu Bacanak, iyiden çocuklaştın vallahi!
-Ne yapayım Bacanak, ben çocukluğumu yaşayamadım. Bırak da yirmi yıl sonra elime geçen bu fırsatı bari kaçırmayayım.

Hak verdim doğrusu. Ben de katıldım ona; çocuklar gibi doyasıya eğlendik. Geç vakit döndük yurda.

Bir akşam masaya oturmuş, kendi aramızda laflıyorduk. Söz, döndü dolaştı; kız, erkek arkadaşlığına geldi. Hazır yeri gelmişken söyleyeyim şuna, dedim. “Bak Bacanak, bir kere bu sıkılmayı bırak. Kız arkadaşlar seni yiyecek değil. Sonra dedenin cebinde bulduğu sigara da ilginç gelmeyebilir dinleyenlere; sen daha güncel konular bulmaya bak.”

-Yahu Bacanak, dedi; biz böyle büyüdük. İstesem de bir kızın yüzüne bakamam ben öyle uzun uzadıya.
-Oğlum, sen uzun uzadıya kızın yüzüne değil, kırk iki numara ayakkabılarına bakıyorsun. Korkma onlar ayağından çıkmaz.

* * *
Üniversite üçüncü sınıfa gelmiştik.O yıl yurttan ayrıldık. Karagümrük’te, bodrum katında bir ev tuttuk. Bize biraz büyük geldiği için benim iki hemşehrim de kiraya ortak oldu. Zaten Bahri de bir dairede çalışmaya başlamıştı. Aramızda bir de iş bölümü yaptık. Bir kişi yemekleri yaparsa, diğeri evi süpürecek; biri bakkala giderse, diğeri de bulaşıkları yıkayacaktı. Şimdi dört kafadar yeni bir aile olmuştuk. Günlerimiz neşe içinde geçip gidiyordu.

Bir gün Bahri:

-Arkadaşlar, dedi. Bu kulunuz bundan böyle ev süpürmek ve yemek yapmaktan azat edilmiştir.
-..!!
-..!!
-Hayrola Bacanak?
-Eee, akılsız başın yükünü ayaklar çeker.
-Laf söyledin balkabağı.
-Bundan böyle ben ev temizlemeyeceğim, yemek yapmayacağım.
-Peki kim yapacak?
-Yengeniz yapacak haliyle.
-..!
-Evet, acemi çaylaklar.
-Oğlum kim bu yenge; birdenbire nereden çıktı?
-Boş ver, üzümünü ye, bağını sorma, demişler.

Bir türlü inanasımız gelmiyordu. Olacak şey miydi canım! Daha düne kadar sen kızlarla konuşurken yere bakacaksın, iki kelime konuşmaktan kaçacaksın ve bir de gelip bize caka satacaksın. Ne yapalım, ne yapalım, diye düşünürken Kemal:

-Cumartesi günü şunu gözleyelim, dedi.

Evet, uygundu.

Karar verildi; Bahri gözlenecek.

Ev halkı cumartesiyi iple çekiyordu. Ve, beklenen cumartesi sonunda geldi. Bizimki sabah erkenden yanık bir Burdur türküsü ile lavabonun karşısına geçti. Büyük bir neşe içinde önce sinekkaydısını oldu. Valizini açtı, tekrar banyoya dönüp birkaç kez limon kolonyasından süründü. Yüze biraz daha krem ilave edildi. Saçlar sağ sola, öne arkaya, şekilden şekle sokula sokula tarandı.Kıyafet baştan ayağa yenilenmiş, aynada tekrar tekrar bakılıp emin olunduktan sonra, “hoşça kalın arkadaşlar, yolcu yoluna gerek,” diyen Bahri’miz bir kuş misali kapıdan uçtu gitti.

Bizim acelemiz yoktu. Önce güzel bir kahvaltı yaptık. Sofranın toparlanması, bardakların yıkanması, evin süpürülmesi aramızda halledildi. Sigaralarımızı içip, giyindikten bir saat sonra köşedeki kahvenin önüne oturup tavlaya başladık. Oyun önemli değildi. İki kişi tavla atarken üçüncü kişinin gözü, yukarıdan gelecek olan Bahri’de olacaktı.

Kaç parti oynandı, kesin bir şey söyleyemeyeceğim; fakat, o son parti oynanırken, Adnan:

-Geliyorlar, dedi.

Biz, güya tavlaya devam ediyorduk; fakat pulların yerine gözlerimiz Bahri’nin yanındakine takılmıştı bir kez. On sekiz, on dokuz yaşlarında, kural saçlı, beyaz tenli, orta boylu, hafif etine dolgun…

-Düşeş, dedi Kemal!..
-Ne düşeşi be salak, ilah bu kız, ilah!..

Akşam yemek yerken, Bahri gururla girdi içeriye. Hepimize şöyle bir tepeden baktıktan sonra söze başladı.

-Bugün gelen ablanız üç numara idi. Siz sayın arkadaşlarımı daha fazla merakta bırakmamak için yarın dört numaralı ablanızla teşrif edeceğiz fakirhanemize.
-..!
-Yahu Bacanak, ne oldu sana böyle birdenbire? Sakın bu hızla bir yere toslamayasın?

O, gayet neşeli bir şekilde anlatıyordu.

-Sevgili Bacanağım, kardeşinin gözü geç açıldı ama, dünya nimetlerini çabuk gördü.
- Vallahi arkadaşım senin gözlerin eskiden de açıktı; fakat başka yere bakıyordu. Şimdi açılan gözlerin değil sen oldun. Hem de kabak çiçeği gibi.

09.10.1983 Karacabey